Esma'ül Hüsna - Allah'in Güzel isimleri - Bâis(c.c) - الباعث Anlamı  
Anasayfa - Gayemiz - Anket - Ziyaretçi Defteri - İletişim    
Allahümme Salli ve Sellim âlâ Seyyidina Muhammedin ve âlâ Âli Seyyidina Muhammed Surelerin, Ayetlerin ve Dualarin Fazileti

Muazzam Bilgiler YouTube Kanala Abone ol



BIR NISAN SAKASI VE

MÜSLÜMANLARIN KATLIAMI IZLE




Oy icin Tiklayin!

  1. Allah(Celle Celalu) - الله
  2. Rahmân(Celle Celalu) - الرحمن
  3. Rahîm(Celle Celalu) - الرحيم
  4. Adil(Celle Celalu) - العدل
  5. Afüvv(Celle Celalu) - العفو
  6. Âhir(Celle Celalu) - الآخر
  7. Alîm(Celle Celalu) - العليم
  8. Aliyy(Celle Celalu) - العلي
  9. Azîm(Celle Celalu) - العظيم
  10. Azîz(Celle Celalu) - العزيز
  11. Bâis(Celle Celalu) - الباعث
  1. Bâkî(Celle Celalu) - الباقي
  2. Bâri(Celle Celalu) - البارئ
  3. Basîr(Celle Celalu) - البصير
  4. Bâsit(Celle Celalu) - الباسط
  5. Bâtın(Celle Celalu) - الباطن
  6. Bedî(Celle Celalu) - البديع
  7. Berr(Celle Celalu) - البَرّ
  8. Câmi(Celle Celalu) - الجامع
  9. Cebbâr(Celle Celalu) - الجبّار
  10. Celîl(Celle Celalu) - الجليل
  11. Dârr(Celle Celalu) - الضار
  1. Evvel(Celle Celalu) - الأوّل
  2. Fettâh(Celle Celalu) - الفتّاح
  3. Gaffâr(Celle Celalu) - الغفّار
  4. Gafûr(Celle Celalu) - الغفور
  5. Ganî(Celle Celalu) - الغني
  6. Habîr(Celle Celalu) - الخبير
  7. Hâdî(Celle Celalu) - الهادي
  8. Hâfıd(Celle Celalu) - الخافض
  9. Hafîz(Celle Celalu) - الحفيظ
  10. Hakem(Celle Celalu) - الحكم
  11. Hakîm(Celle Celalu) - الحكيم
  1. Hakk(Celle Celalu) - الحقّ
  2. Hâlik(Celle Celalu) - الخالق
  3. Halîm(Celle Celalu) - الحليم
  4. Hamîd(Celle Celalu) - الحميد
  5. Hasîb(Celle Celalu) - الحسيب
  6. Hayy(Celle Celalu) - الحيّ
  7. Kābid(Celle Celalu) - القابض
  8. Kādir(Celle Celalu) - القادر
  9. Kahhâr(Celle Celalu) - القهّار
  10. Kaviyy(Celle Celalu) - القويّ
  11. Kayyûm(Celle Celalu) - القيّوم
  1. Kebîr(Celle Celalu) - الكبير
  2. Kerîm(Celle Celalu) - الكريم
  3. Kuddûs(Celle Celalu) - القدّوس
  4. Latîf(Celle Celalu) - اللطيف
  5. Mâcid(Celle Celalu) - الماجد
  6. Mâlikül(Celle Celalu) - مالك الملك
  7. Mâni(Celle Celalu) - المانع
  8. Mecîd(Celle Celalu) - المجيد
  9. Melik(Celle Celalu) - الملك
  10. Metîn(Celle Celalu) - المتين
  11. Mu'ahhir(Celle Celalu) - المؤخّر
  1. Mucîb(Celle Celalu) - المجيب
  2. Muğnî(Celle Celalu) - المغني
  3. Muhsî(Celle Celalu) - المحسي
  4. Muhyî(Celle Celalu) - المحيي
  5. Muîd(Celle Celalu) - المعيد
  6. Muiz(Celle Celalu) - المعز
  7. Mukaddim(Celle Celalu) - المقدّم
  8. Mukît(Celle Celalu) - المقيت
  9. Muksit(Celle Celalu) - المقسط
  10. Muktedir(Celle Celalu) - المقتدر
  11. Musavvir(Celle Celalu) - المصور
  1. Mübdî(Celle Celalu) - المبدىء
  2. Müheymin(Celle Celalu) - المهيْمن
  3. Mü'min(Celle Celalu) - المؤمن
  4. Mümît(Celle Celalu) - المميت
  5. Müntakim(Celle Celalu) - المنتقم
  6. Müteâli(Celle Celalu) - المتعالِ
  7. Mütekebbir(Celle Celalu) - المتكبّر
  8. Müzil(Celle Celalu) - المذل
  9. Nâfi(Celle Celalu) - النافع
  10. Nûr(Celle Celalu) - النور
  11. Râfi(Celle Celalu) - الرافع
  1. Rakîb(Celle Celalu) - الرقيب
  2. Ra'ûf(Celle Celalu) - الرؤوف
  3. Reşîd(Celle Celalu) - الرشيد
  4. Rezzâk(Celle Celalu) - الرزّاق
  5. Sabûr(Celle Celalu) - الصبور
  6. Samed(Celle Celalu) - الصمد
  7. Şehîd(Celle Celalu) - الشهيد
  8. Şekûr(Celle Celalu) - الشكور
  9. Selām(Celle Celalu) - السلام
  10. Semî(Celle Celalu) - السميع
  11. Tevvâb(Celle Celalu) - التوّاب
  1. Vâcid(Celle Celalu) - الواجد
  2. Vâhid(Celle Celalu) - الواحد
  3. Vâlî(Celle Celalu) - الوالي
  4. Vâris(Celle Celalu) - الوارث
  5. Vâsi(Celle Celalu) - الواسع
  6. Vedûd(Celle Celalu) - الودود
  7. Vehhâb(Celle Celalu) - الوهّاب
  8. Vekîl(Celle Celalu) - الوكيل
  9. Velî(Celle Celalu) - الولي
  10. Zâhir(Celle Celalu) - الظاهر
  11. Zülcelâli(Celle Celalu) - ذو الجلال والإكرام
  • Esma'ül Hüsna Nedir?
  • Sırlı Esma'ül Hüsna Duası
  • Esma'ül Hüsna Ezberlemek
  • Esma'ül Hüsna Sevapları
  • Esma'ül Hüsna Sorular ve Cevaplar
  • Esma'ül Hüsna Video Anlatım

Esma'ül Hüsna - Bâis Celle Celalu - www.cennet-kapisi.net

Esma'ül Hüsna - Allahın ismi Bâis (Celle Celalu) Bâis, Allah’ın 99 isminden birisidir. Lügat manası “uykudan uyandırmak, diriltmek” demektir. Bâis-u esmâ-i hüsnadan biri olarak daha çok ölüleri dirilten anlamında kullanılmaktadır. Malumlarınız üzere imanın altı şartı vardır. Bunlardan bir tanesine öldükten sonra dirileceğimize inanmaktır. Kıyamete kadar insanlar doğacak ve öleceklerdir. Kıyamet koptuğu gün ise sağ olanlar topyekûn öleceklerdir. Hiçbir canlı kalmayacaktır. Sonra yüce Allah’ın karar verdiği gün gelince, bütün ölenlere yeniden ruh verilerek diriltilip mahşer yerine toplayacaktır. Bu toplantı yerinin bir adı da Arasat Meydanıdır. İşte bu dirilmeye “Ve’l-ba’sü ba’de-l mevt” denir. İşte “Bâis” adıyla yüce Allah (c.c.) kullarına bu mesajı veriyor. Dünyaya getiren de benim, öldüren de benim, öldükten sonra dirilten de benim, diyor. Bizim dini inançlarımıza göre Bâis’i inkâr eden dinden çıkmış sayılır. Çünkü yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in birçok ayetinde dünyadaki yaşantımızdan dolayı ahirette hesaba çekileceğimiz açık ve seçik belirtilmiştir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Habîbim onlara deki evet siz Baas olacaksınız.” Lügat manasına kısaca değindikten sonra ayetler ışığında bu ismi Celîli incelemeye çalışalım.

el-Bâıs, kullarını gafletten uyandırmak için onlara peygamberler gönderen, elçilerle ve gönderdiği kitapları ile ruhları uyandıran, kıyamet gününde ahiret hayatını başlatmak üzere ölüleri dirilten ve kabirlerinden çıkararak, yeniden hayata döndüren demektir. Hacc sûresi (22), 7: “Muhakkak Kıyamet gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir.” İmanın altı şartından biri de öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak; ahiretin varlığını kabul etmek ve dünya hayatını, ahirete hazırlanarak geçirmektir. O, Melik ve Alîm, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Yaradan, kullarına ahiret hayatını, cennet ve cehennemi, yani ödül ve cezayı anlatmak ve dünya hayatında salih ameller işlemeyi öğretebilmek ve de eğitebilmek için aralarından seçtiği kullarını peygamber olarak göndermiştir. Her peygamber, sadece kendi ümmetine gönderilirken, biz, Âhir zaman ümmetinin peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s.), kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa ve cinnilere hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Allahü Teâlâ’nın “kulum ve Resûlüm” diyerek şereflendirdiği, O, insanların ahlâkça en üstünü, İki Cihan Serveri, Hatemü’l-Enbiyâ olan Allah’ın Habibine, ümmet olmak şerefi bize yeter dostlarım! O, öyle bir peygamberdir ki, bütün yeryüzü O’na mescit kılınmış, Mekke, o mescidin mihrabı; Medine ise minberi olmuştur. Hayatı ve ahlâkı, Allah ilminin, yani Kur’ân-ı Kerîm’in açıklaması ve uygulaması niteliğinde olan O Sultan, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiş ve kıyamete kadar gelecek tüm iman ehline “imam” olmuştur. O, ırk, dil ve renk ayrımı olmaksızın bütün insanlara hitabetmiş, insanların üstünlüğünün ölçüsünün sadece “takvâ” olduğunu kalplere nakışlamış, bütün peygamberlerin reisi, bütün evliyânın efendisi, gelmiş geçmiş bütün enbiyâ ve evliyâdan oluşan manevi zikir halkasının “serzâkiri ve baş tacı” kılınmıştır. O, kalplerin sevgilisi, akılların yol göstericisi, nefislerin terbiyecisi olmuştur. Allah, “el-Bâıs”tir dostlar!

Kullarını irşad için peygamberler gönderen, bizlere nurunu, peygamberini, Habibini hediye eden, bizleri Hz. Muhammed (sav) ile şereflendirendir O! Âl-i İmrân sûresi (3), 164: “Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” Salât O’na, selâm O’na, binlerce ihtiram O’na! “Allah’ım, O’na ve ‘âli’ne ümmetinin hasenatı adedince salât ve selâm eyle.” Allah, “el-Bâıs”tir dostlar. Peygamberleri eliyle “kitaplar” göndermiş, kullarının dünya hayatını en güzel şekilde geçirebilmeleri için ferdî ve toplumsal kurallar koymuş ve bunlara uyulmasını emretmiştir. Lokmân sûresi (31), 1-3: “Elif, Lâm, Mîm. Bunlar, o hikmetli kitabın âyetleridir. O, güzellik ve iyilik yapanlar için bir hidayet ve rahmettir.” Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm; muhteşem kâinat kitabının bir tercümesi, arz sayfalarına ve gök katmanlarına işlenen Esmâ-i Hüsnâ hazinesinin keşfi, hadiselerin satırları altına gizlenmiş hakikatlerin anahtarı, şahadet âlemi ardındaki gayb âleminden gelen Rahmânî iltifatların ve ilâhî kitabın hazinesi, insanoğlunun yol göstericisi, ışığı, bir dua kitabı, yani kulluğun zirvesi olan duanın nasıl yapılması gerektiğini anlatan bir dualar manzumesidir. Kur’ân-ı Kerîm, emirler, zikirler ve marifet kitabı olarak, insan beyninin, ruhunun ve kalbinin bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir şifa kaynağıdır. el-Bâıs’tir O, dostlarım. O muhteşem kelâmıyla, ölü ruhları yepyeni bir âleme dirilterek, insanı karanlıklardan aydınlıklara çıkarandır O! Bakara sûresi (2), 28: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölüler idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp O’na götürüleceksiniz.” Rûm sûresi (30), 19: “O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır ve toprağa ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.” Allah’ı tanımak ve hayata yepyeni bir perspektifle bakmak, ölü iken dirilmektir dostlar. Ancak, imanlı, inançlı yaşayanlara “diri” denilir. Bu dünyayı “yemek masası ile sıcak bir yataktan” ibaret görenlerin, ölüden farkı nedir sizce? “Diri” olan, canlıdır, koşar, yorulur, sever, üzülür, didinir ve yanındakilere dirilik verir, hayat verir, sevinç ve sürur verir. “Ölü”ler ise, otlardan beter bir yaşam sürer, varlıkları ile yoklukları birdir, sonunda da biçilip giderler. “Diri” olan iz bırakır. Kâfir “ölür”; mü’min “olur” dostlarım! Kur’ân-ı Kerîm’e inanan insan, muhteşem bir dinamizm yaşamaya başlar. Oturmak yoktur inanan kişiye, yani diriye. İnşirâh sûresi (94), 7, 8: “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul. Ancak Rabbine yönel.” el-Bâıs’tir O, Yüce Allah!

Kurumuş yer küreye, “yağmurlar” gönderip, toprağı dirilttiği gibi, “gözyaşı” yağmurları ile tövbe eden kullarının, çölleşmiş gönüllerini yıkayan ve onları, ruhun düştüğü karanlıklarından, tövbe aydınlıklarına çıkarak, bambaşka bir boyutta yeniden diriltendir O! Her sene kış geldiğinde bütün tabiatı öldüren ve baharla birlikte bütün canlılara yeniden dirilişi gösteren, böylece kıyameti, ‘haşr’ı ve ‘ba’sü ba’del-mevt’i anlatan, “hâl lisanı” ile kullarına, mevsimlerle, “ölüm var, hazırlanın”, diyendir O! Topraktan geldik, toprağa gideceğiz... Nûh sûresi (71), 17, 18: “Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi. Sonra sizi tekrar oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır.” Teğâbün sûresi (64), 7: “İnkâr edenler, katiyyen diriltilmeyeceklerini iddia ettiler/sandılar. De ki: “Hayır! Rabbim hakkı için mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah’a göre kolaydır.” Zümer sûresi (39), 68: “Ve sûra üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah’ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır.” el-Bâıs’tir O, Yüce Allah! Ölüleri dirilten ve kıyameti koparıp, dünya hayatına son vererek ahiret hayatını başlatacak olandır O! Yâ-Sîn sûresi (36), 78-79: “Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: “Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?” dedi. De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir.” Zilzâl sûresi (99), 1-5: “Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman, o gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.” Yâ-Sîn sûresi (36), 52: “Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân’ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler” derler.” Allah’ım! Sana inanıyor ve Seni seviyoruz! Biz ahir zaman ümmeti olarak, asırlar ötesinden ölü gönüllerimize bir rahmet yağmuru gibi gelen, İki Cihan Serveri Muhammed Mustafa‘nın peygamberliğini tasdik ediyor ve gaybî olarak, O’nun bize uzanan elini, O, celâl ile kalktığı zaman kameri ikiye bölen, cemâl ile döndüğü vakit, Kevser suyu gibi, on parmağından su akıtan, avucunda taşların zikre, tesbihe durduğu, O, mübarek elini tutuyor, O’na bîat ediyoruz. O’nun bize getirdiği Kur’ân-ı Azimüşşan’ı başımıza ve gönlümüze taç ediyor, hayatımızı onun düsturları ile düzenlemeye çalışıyoruz. Allah’ım! Sen bize, Kur’ân’ı dünyada dost, kabirde yoldaş, kıyamette şefaatçi, sıratta nur, cehennem ateşine karşı siper, cennette de arkadaş eyle. Allah’ım! Kalplerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuru ile nurlandır. Kabirlerimizden kalkıp huzurunda toplandığımız gün, gizli olan her şeyin ortaya dökülüp, insan için ne bir güç, ne de bir yardımcının olacağı gün bizleri bahtiyâr eyle! Âmin... “Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludurlar. Yaptıklarından hoşnut olmuşlardır. Yüksek bir cennettedirler.” (Ğâşiye sûresi (88), 8-10.)

AYETLERİN IŞIĞINDA BÂİS İSMİ ŞERİFİ


Yasin suresi, 51. ayette buyrulmaktadır: “Sûr’a üfleyince kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru akın ederler.” Her şeyin bir sonu olduğu gibi, kâinatında bir sonu vardır. Kâinatın bozulup tarumar olup, göklerin parçalanıp dağılmasına, yeryüzünün toz bulutu hâline gelmesine kıyamet kopması denir. Kıyamet kopacağı zaman kâinatın tek yaratıcısı, İsrâfîl adındaki meleğine “Sûr’”a üfürmesini emreder. Emir gereği İsrâfîl sura üfürür. Kâinattaki bütün canlılar anında ölür. Buna ilk üfleme denir. Bu ilk üflemede Allah (c.c.) diledikleri müstesnadır, yani onlar şimdilik ölmeyeceklerdir. Bütün canlılar öldükten sonra gökler ve yer tarumar olur, yani kıyamet kopmuş olur. Yüce Yaratıcı sonra yine İsrâfîl’e ikinci kez sura üfleme talimatı verir, bu talimat yerine getirilince, o zaman bütün canlılar tekrar dirilip, mezarlarından başlarını kaldırarak gökyüzüne doğru bakarlar. Gökyüzünün paramparça olup, her parçanın yere düştüğünü görürler. Sonra yere baktıklarında yeryüzünde mahşer yerinin kurulduğunu ve kendilerinin mahşer yerine çağrıldıklarını görürler. İşte o an herkes büyük şaşkınlık içindedir, kimse ne yapacağını bilmez ve orada kimse kimseyi tanımaz. Herkes kendi başının çaresine bakmanın telaşı içindedir. İşte o gün orada herkes hesaba çekilir. Kimsenin hakkı zayi olmaz, kimseye de haksızlık yapılmaz. Dünyada iken yaptığı bütün iyiliklerin mükâfatı orada görülür, yine kötülüklerinde cezası aynen görülür. İşte o gün hesap günüdür, o gün iyilerle kötülerin ayırt edileceği gündür. Sonunda iyiler mükâfatlandırılarak Cennet’e, kötüler ise cezalandırılarak Cehennem’e sevk edilirler. İşte Yasin suresinde yüce Allah (c.c.) kıyamet gününün korkularını ve o günde olacak büyük afetler ve korkunç hadiseleri haber veriyor.

Sonunda kalanlarında ruhları kabz olunacak, en son ölecek olanda ölüm meleği olacaktır. Yüce Yaratıcı tek Allah (c.c.) kalacaktır. Yüce Allah (c.c.) şöyle seslenecek: Bugün mülk kimindir? Bugün mülk kimindir? Bugün mülk kimindir? Sonra yine bu soruya kendisi bizzat, “Vahidu’l-Kahhâr olan Allah’ındır.” diye cevap verecektir. O Vâhid ve Kahhâr olan Allah ki tekdir. Her şeyi Kahru galebesi altına almıştır, her şeyin yok olmasına hükmetmiştir. Burada Kur’an’ın bize verdiği mesaj açık ve seçik şudur. Dünyaya gelen her canlı bir gün gelecek ölümü tadacaktır. Öldükten sonra ikinci hayat ahiret hayatıdır. Dünya fânî ama ahiret bâkîdir. Herkes yaptıklarından suale tabi tutulacaktır. Bunun sonunda ya mükâfat veya ceza vardır. Ona göre dünya hayatımızı organize ediniz, yoksa orada pişmanlık fayda vermiyor, cezalı cezasını çekiyor.

HADİSLERİN IŞIĞINDA EL-BÂİS ESMÂSI


Rivayet edildiğine göre Kureyş kabilesinin kâfirlerinden olan Ubey b. Halef Peygamber Efendimize şöyle bir sual sorar: “Bir taraftan eline aldığı bir çürümüş kemiği ufalayarak, bir taraftan da “Ey Muhammed Allah (c.c.) şimdi bu elimle ufaladığım kemiği sonra canlandırıp diriltecek öyle mi?” Bunun üzerine Resulullah o zata şu cevabı verir: “Evet, seni öldükten sonra yeniden diriltecek ve Cehennem’e sokacaktır.” İşte o müşrikin yeniden dirilmeyi inkâr etmesinden sonra kendisine cevap verilmek üzere Yasin suresinin yedinci ayeti inmiştir. Bu ayetin gelmesinden sonra sahabeler telaşlanmış olacak ki Resulullah’a nasıl dua edelim diye sormuşlar. Resulullah’ta onlara şöyle dua etmelerini tavsiye etmiştir: “Allah (c.c.) bize yeter, O ne güzel vekildir. Allah’a tevekkül diye dua ediniz.” diye buyurmuşlardır. Kıyamet günü hesap vermek mevzuunda Hazreti Peygamber Efendimize çok sualler sorulmuştur. Yine onlardan biri Ebu Bürde’den rivayet edildiği hadislerden birinde Efendimiz şöyle buyurmuşlardır. Kıyamet gününde kul şu dört şeyden sorgu ve suale çekilecektir. Bu sual orada her kula sorulacaktır. Ömrünü nerede, nasıl geçirdin? İlmin ile amel ettin mi?

Malını nerede kazanıp, nerede harcadın? Vücudunu nerede, nasıl yıprattın? Bu suallerin cevabı alınmadan kul bir adım bile atamaz. Bunun bilincinde olan iki cihan selveri Resulullah İbn b. Mace’den nakledildiğine göre, Resulullah yatağa girince mübarek sağ elini sağ yanağının altına koyarak şöyle dua ederlermiş. “Ey Allah’ım! Beni öldükten sonra tekrar dirilttikten sonra veya kullarını topladığın zaman koru!” Yine uyandığı zaman şöyle dua edermiş: “Bizi öldükten sonra tekrar dirilten Allah’a hamd olsun. Dönüş O’nadır.” Biz de dilimiz ikrar edip, kalbimizle tasdik ederiz ki, öldükten sonra tekrar dirileceğiz, sorgu ve suale çekileceğiz. İnşallah amel defteri sağ elinden verilen kullardan olmayı Rabbim hepimize nasip etsin.

EL-BÂİS İSMİ ŞERİFİNDEN KULUN ALACAĞI DERS


İmanın şartlarından biriside öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Bu konuda Allah (c.c.) kati vaadi vardır. Bu Kur’an-ı Kerîm’deki ayetlerle sabittir. Ahiret hayatına inanmamak insanları küfre götürür. Bunun bilincinde olan bir kul dünyadaki ömür sermayesini tüketmeden, ahiretteki manevi azığını hazırlamalıdır. Ölümün insana ne zaman, nerede geleceği belli olmadığı için her an bu akıbete hazır olmalıyız “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete hazır olun!” sözündeki uyarıyı hiç ama hiç aklımızdan uzak tutmamalıyız.

İki cihan sultanı Hazreti Peygamber Efendimize b,r toplantıda bu husus soruluyor. Sahabenin biri: “Yâ Resulullah bize ölümü ve ölüm anındaki durumu anlatır mısınız?” deyince Resulullah o topluluğa şöyle seslendi: “Ölümü ve ölüm anını size anlatayım mı?” Cemaat seslendi: “Anlat ya Resulullah!” Resulullah buyurdu ki: “Bir mü’minin ölüm anındaki hâlini, bir de imansız birinin ölüm hâlini anlatacağım. Mü’min bir insanın ölüm anındaki durumu: Melekler ölüm hâlindeki insanın yanı başına gelirler, gelirken de manevi Cennet kefenini getirirler. Onlar güler yüzlüdür, o insanı ferahlatırlar. Sonra odaya Azrail (a.s.) girer, başucunda durur: ‘Hey temiz nefis, bu temiz adamdan çık!’ zamanı geldi, artık seni götürelim. O anda o şahsın manevi gözü açılır, yan gözündeki perde kalkar, makamı ve mevki-i gösterilir. Adam ferahlar, yüzündeki korku izleri tebessüme dönüşür. Can ayaklarından başlamak üzere yukarı doğru çıkar ve son olarak ‘Huuu!’ diyerek ağzından çıkar. Hiç acı çekmez. Melekler o ruhu alırlar. Cennetten getirdikleri o manevi kefene sararlar, elden ele gezdirerek semaya çıkarırlar. Ruh çıkmıştır, vücut artık canlı değildir. Cesettir, ceset olduğu yerde kalır. Melekler aldıkları emaneti yani o kulun canını canın sahibine sunarlar. Cenabu Hak meleklere, bu kulumu Cennet’ime götürün, oraya yerleştirin talimatını verir. Şimdi gelelim yerdeki cesede. Cesedin başında namaz, sağında oruç solunda verdiği zekât kalkan olur, ruhun etrafını çepeçevre sararlar. Namaz vakti ezan okununca ceset kalkmak ister, bırakınız beni namazımı kılayım, der. Melekler sen sıranı savdın, sen onu dünyada yerine getirdin, derler. Artık ibadetleri kıldığı namaz, tuttuğu oruç, verdiği fitre, zekât ve diğer yaptığı iyi işler onun dört tarafını kuşatmıştır, ceset rahattır.”

Sual melekleri başlar suale: “Rabbin kimdir?” Mevta cevaplar: “Rabbim Allah’tır.” “Dinin nedir?” “Elhamdülillah İslâm” “Karşında duran o kişi kimdir?” “Allah’ın Resulüdür ve benim peygamberimdir.” “Onu nerden bilirsin?” “Onu ben Kur’an’dan okudum ve öğrendim!” der. Namaz ilk imtihandır, onu geçen sınıfı geçer. Kul hakkı, komşu hakkı ayrıca sorulacaktır.” Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali kılınacak cenaze namazında saf tutarlar. Tabut yakınlarının ve meleklerin omzunda kabre götürülür. Kabir donatılmıştır, Cennet’ten bir bahçe hâlindedir. Kabre konulur. Eğer ruhu teslim eden mü’min bir kul değilse: Yine gökten melekler iner, bu defa siyah bir kefen getirirler ve başucunda emir beklerler. Ölüm meleği gelir, kul onu görünce korkar. Siz kimsiniz, beni nereye götürüyorsunuz, bırakın beni tövbe edeyim, af dileyim, der. Melekler geçti artık onlar fayda etmez, derler. Kişi şaşkın, acı çekiyor, korkuyor, çok sıkıntılı, kan ter içerisinde iken ölüm meleği cana talimat verir “Kötü nefis çık artık” der. Ruh cesedi terk eder. Bu terk ediş çok acılı olur. Aynen bir hayvanın derisini yüzerek çıkartmaya benzer.

O insan dünyada iken İslâm’ı yaşamadı, İslâm’ca yaşamadı. Hâşâ Allah’tan korkup da onun yapma dediklerine kulak asmayıp inadına yaptı. Peygamberi tanımadı, onun buyruklarına uymadı. İşte ruizi mahşerde de peygamber onu tanımaz. Niye geldiniz, beni nereye götürüyorsunuz, bana ne yapacaksınız, melekler şöyle cevap verecekler. “Dünyada iken simsiyah saçların ağarmaya başlayınca sana sordular mı, yüzlerin kırışırken sana sordular mı ki, şimdi seni götürürken sana sorup, senden izin alsınlar” derler. Sonra melekler ruhunu alacaklar. Etrafa kötü bir koku yayılacak. Melekler ruhu semaya götürürken semanın kapıları açılmayacak, meleklere denilecek ki “O dünyada iken hak yedi, zulüm yaptı, kul hakkı yedi, komşuları ile iyi geçinmedi, ibadet yapmadı, İslâm gibi yaşamadı, onu atın!” diyecekler. Yumurtanın kayaya düştüğü gibi. Sorgu melekleri başlayacak suale: “Rabbin kim?” “Ha-haha...” “Resulün kim?” “Ha-ha-ha...” Anlamsız sesler çıkararak bir türlü cevap veremeyecekler. O insana artık gideceği yer gösterilecek. O insan öyle bir bağıracak ki bütün hayvanlar onun sesini işiterek ürperecekler. Allah (c.c.) bizleri böyle can vermekten korusun, kollasın yâ Rabbî!” İşte Resulullah Efendimiz bu ibret verici uyarıyla yüce Allah’ın tüm insanları ölümden sonra diriltip hesaba çekeceği ve layık oldukları mükâfat veya cezayı vereceğini bizlere bildirmiştir. Yüce Allah (c.c.) asla sözünden dönmez. Ne mutlu dünyada güzel bir hayat yaşayarak hem dünyasını hem de ahiretini Cennet edebilenlere.

BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK


Biz bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun Ecel büke belimizi söyletmeye dilimizi Hasta iken hâlimizi soranlara selam olsun Tenim ortaya açıla yakasız gömlek biçile Bizi bir arı vech ile yuyanlara selam olsun Azrail alır canımız kurur damarda kanımız Yayacağın kefenimiz saranlara selam olsun Gider olduk dostumuza eremedik kastımıza Namaz için üstümüze duranlara selam olsun Sözdür söylenir araya kimse döymez bu yaraya İltip bizi makbereye koyanlara selam olsun Bunda hep gelenler gider herkes gelmez yola gider Bizim hâlimizden haber soranlara selam olsun Âşık oldur Hakk’ı seve Hak derdine kıla deva Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun Miskin Yunus söyler sözü kan yaş doldu gözü Bizi bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun
Yunus Emre

DİNİ HİKÂYE


HAZRETİ İSA 'NIN KÜPLE ARASINDA GEÇEN KONUŞMA

Bir defasında İsa (a.s) bir yere gidiyordu. Bir ırmak kenarına vardı. Bir müddet ırmak kenarında dinlendi. Abdest alarak birkaç rekât namaz kıldı. Daha sonra ırmaktan bir yudum su içti. Su çok tatlı ve hoş idi. Dört bir yana bakındı. Bu sırada ırmağın kenarında içi su ile dolu bir küpün kısmen toprak içine yerleştirilmiş olarak durmakta olduğunu gördü. Canı bu küpteki sudan da içmek istedi. Fakat ondaki suyun, ırmaktaki suyun tersine gayet acı, olduğunu fark etti. Bu işe şaştı. Zira su, bu küpede o ırmaktan geliyordu. Acaba bu durumda neden ona gelen su acı oluyordu da ırmağın suyu tatlı kalıyordu. Bir müddet bunun sebebini düşündü. Bir neticeye varamadı. Bu sırada vahiy meleği Cebrâîl (a.s.) geldi ve kendisine hitaben şöyle dedi: Ey Allah’ın nebisi! Şanı mübarek ve yüce olan Allah (c.c.) sana selam etti ve küpün suyunun niçin acı olduğunu küpe sormanı, onun sana cevap vereceğini söyledi. Vahiy meleğinin bu haberi üzerine Hazreti İsa, içine gelen suyun niçin acı olduğunu küpe sordu. Allah’ın iradesi ve emri ile dile gelen küp dedi ki: Ey Allah’ın Nebisi! Vaktiyle ben ulu bir padişah idim. Dünyada 300 yıl ömür sürdüm. Üç yüz bin kişilik ordum vardı. Ülkemde üç yüz büyük şehir vardı. Her şehirde de büyük ve muhteşem birer sarayım vardı bu sarayların her birine zaman zaman uğrar ve zevki sefa sürerdim. İşte bu zevki sefa âlemlerinde ömrümü tüketirken bir gün ansızın hastalandım. Azrail geldi. Bir darbe ile canımı aldı. O andan itibaren de bütün o saltanat, devlet, zevki sefa... Hepsi de elimden uçup gitti. Hiçbirinin bana en ufak bir faydası olmadı. Bütün görüp geçirdiklerim bana bir gün kadar gelmedi. Beni bir yere gömdüler. Üzerime de büyük bir türbe yaptılar. 300 yıl o türbede kaldım. Çok ah-vah ettim, feryatlar ettim. Fakat hiçbir kim seden ve hiçbir şeyden en ufak medet gelmedi. Bir ara bir zelzele oldu. Benim türbem de yakınımdaki şehirde yıkıldı. 300 yıl kadar bu şehir bir harabe vaziyetinde kaldı. Sonra onu yeniden imar ettiler. Benim türbemin bulunduğu yere de bir kiremitçi geldi Oradaki topraktan tuğla-kiremit yapıp pişirerek satmaya başladı. Bir gün o yerlerin padişahı da geldi ve oraya büyük bir saray yaptırmak istedi. O kiremitçiye kiremit ve tuğlalar ısmarladı. Bu arada, benim türbemin bulunduğu yerden toprak kazdılar. Benim bedenimin karışmış olduğu topraklar da bu arada kazıldı. İşte benim etimle kemiklerimin karışmış olduğu bu topraktan kiremitler, tuğlalar yaptılar, pişirdiler. Sonra da onlarla padişahın sarayını yaptılar. Ben de yıllarca kiremit olup padişahın sarayının damında bulundum. Aradan bir hayli zaman geçti. O padişahta öldü. Saltanatı da sarayı yıkıldı. Sarayın kiremitleri de kırıldı. Daha sonra oraya bir küpçü geldi. Sarayın bulunduğu yeri küp haneye çevirdi. O benim etimden kemiğimden olan kiremitleri cem edip dövdü, balçıkla karıştırarak küp yaptı. Sonrada sattı. Bir müddet de evlerde dolaştım. Nihayet bir gün bir sel afeti oldu. Beni bulunduğum evden sürükleyerek getirdi. İşte buraya bıraktı. Nice yıllardan beri buradayım…

Küp, hikâyesini anlatmıştı. Fakat İsa (a.s) asıl merakı tatmin olmamıştı. Zira onun merak ettiği şey, ırmağın suyu tatlı olduğu hâlde, ondan küpe dolan suyun acı olmasıydı. Sordu: Peki, şu ırmağın suyu gayet tatlı ve hoş olduğu hâlde, ondan sana dolan suyun acı oluşunun sebebi hikmeti nedir? Küp, cevaben dedi: Ey Allah’ın nebisi! Azrail (a.s.) canımı almak üzere hamle edince ölüm acısı bütün varlığıma öyle bir yayıldı ki, onu Hâlâ duyarım. İşte bu acılık onun tesiridir. Suyu acılaştıran da odur.

İmdi ey aziz Müslüman kardeşim, cefalarla dolu vefasız fânî dünya hiç kimseye yar olmaz, hiçbir kimseye kalmaz. İster padi şah olsun, ister köle olsun, gelen, mutlaka gider. O hâlde sen de ölecek sen de gideceksin. Bu hikâyeden çıkartacağımız ders çok mühimdir. Zira bir şairin dediği gibi;

İster vekil ol, ister vükela Sonunda koyarlar, seni bir çukura. Nitekim bu hususu daha net, daha açık şekilde dile getiren bir hadislerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Şüphesiz ki Allah (c.c.) sizin suretlerinize, şeklilerinize, mallarınıza, mülkünüze bakmaz. Bilakis kalplerinizin temizliğine ve amellerinizin güzelliğine bakar.” Allah (c.c.) hepimize güzel ahlak ve güzel amel nasip etsin.

DUA


Yâ Rabbî! Seni tarif etmektedir, bütün güzel isimlerin. Sen o güzel isimlerini bizlere aşikâr etmezsen hâlimiz nice olur, o isimlerinle tanıştır, o isimlerine layık kul olmayı bizlere nasip eyle yâ Rabbî! Yâ Rabbî! Yaratan sen, yaşatan sen, öldüren sen, tekrar dirilten sensin. “Ba’su ba’de-l mevt” ine inandık, iman ettik, âmentü dedik, dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik ettik, huzuru ilâhinde kabul buyur yâ Rabbî! Allah’ım! Malımızı, mülkümüzü, sağlık ve sıhhatimizi, çoluk çocuğumuzun istikbalini, dünya ve ahiretteki hal ve ahlakımızı, imanımızı senin doksan dokuz ismi Celîllimize havale ediyor, senin yüce himayene sığınıyoruz, bizi koru, kucakla, muhafaza eyle yâ Rabbî! Senin yüce katından, kudretinden, kuvvetinden, af ve mağfiretinden yardım diliyoruz. Sana dayanıyoruz, sana güveniyoruz. Açtığımız elleri, döktüğümüz gözyaşlarını geri çevirme yâ Rabbî! Ey yüce mülkün tek ve yegâne sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dildiğinden de alırsın. Sen dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır-şer, sağlık-sıhhat, Cennet-Cehennem senin kudretin elindedir. Senin her şeye gücün yeter, bizi zulme değil şefaatine layık görerek bizleri kucakla yâ Rabbî! Yâ Rabbî! Yolumuzu karartma, rızkımızı daraltma, devasız dert verip de derman aratma Allah’ım! Allah’ım! Bizleri fakirlikten, yoksulluktan, borçlu olmaktan kurtar. Senin yolunda çalışarak helal lokma kazanmayı bizlere nasip et yâ Rabbî! Allah’ım! gazabından, azabından, şerli kulların şerrinden, şeytanın vesvesesinden sana sığınıyoruz, bizleri hıfzet yâ Rabbî! Dünyana inandık, ahiretine inandık, kitabına inandık, peygamberine inandık, hepsine iman ettik. Son nefesimizde buyurun Kelime- i Şahadet getirerek ruhumuzu teslim etmeyi nasip et Allah’ım! Âmîn!





  Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh
Bu Site en iyi ve doğru Internet Explorer Hariç diğer tüm Tarayıcıları ile gözükür